2.10.2008

İnsan Uzun Süre Doğanın Efendisi Olacak mı?

AĞAÇLARIN HAKKI
Ekoloji filozofları arasında gelenekçilere karşı radikallerin savaşı başladı. Öne sürülen konu oldukça önemli: Denizler ve ormanlar, güzel kalabilmek amacıyla, insanlara karşı dava açabilecekler mi? İnsan doğayı yağmalıyor. Hergün yüzlerce hektarlık orman kayboluyor, çöller genişliyor, beyaz balinalar artık üremiyor, ozon tabakasındaki delik gün geçtikçe büyüyor, İngiltere’de kuyu suları içilmez durumda.... Belirtiler çoğaldıkça çoğalıyor: gezegenimiz hasta! Bunalım hepimizi sardı. Harekete geçmek gerekir, ama nasıl? Almanya’da, ABD de ve yakın zamanlarda Fransa’da bazı kişiler hukukta bir devrim düzenlemekteler. Bunlar, ağaçların, ırmakların, havanın hakkını savunan “ radikal ekolojist” lerdir. Gelenekten yana olan “ çevreciler” ise bu kişilere karşı olarak, doğanın sadece insanın çıkarları için var olduğunu ve kendine ait hakları bulunmadığını öne sürmekteler.
 1950’lerde, Birleşik Devletler’de doğmuş olan bu tartışma bugün hiç olmadığı kadar güncelleşmiştir. Alman filozofu Hans Jonas* bu keskin anlayışı doğanın hakkı ile simgelemektedir. Bugün New York’ta yaşayan bu çok yaşlı beyefendi, henüz 1979 yılında “ Sorumluluk ilkesi” adında oldukça önemli bir eser yayınlamıştı. Kitabı 150.000’den fazla satılmıştı; zorlu bir metin için şaşırtıcı bir başarı. Alman siyaset adamları bu kitabı kendilerini tanıtma amacıyla kullanmışlar, Helmut Kohl onu başucu kitabı yapmış, parlementodaki tartışmalarda bu kitaba başvurulmuştur. (*) Hans Jonas’ın söylemiş olduğu nedir? İnsan, teknik olarak doğayı egemenliği altına almanın yanısıra, onu tahrip etme gücüne de sahiptir. Gelecek kuşakları düşünerek doğayı korumak gerekir. Simgesel bir kişi olmasına rağmen Jonas, bu tartışmanın başlatıcısı değildir. Jonas’ın öncülü, 1949 yılında ölen, “ dağmışçasına düşünmeyi” ( think like a mountain ) önererek yerleşik görüşleri alt üst eden, Amerikalı Aldo Leopold’dür. Ona göre insan, biosferin basit bir canlısıdır ve biyosferi gözetmek amacıyla ekonomi, ekolojiye dayanmalıdır. Jonas’ın önermeleri, Budizmden etkilenen, maddi gelişmenin eleştirisi ve Amerika yerlilerinin hayranlık uyandırıcı gözlemleri ile beslenen takipçiler oluşturmuştur. Bunlar yavaş yavaş, yasal açıdan da kuvvetlenmeye başlamışlardır. Walt Disney kuruluşuna ait bir düzenleme projesinin tedirgin ettiği Nevada sıradağlarındaki Mineral King vadisini savunmak için 1972 yılında Christopher Stone şöyle sormuştur: Ağaçlar, adalette etkili olabilirler mi? Bu düşünce, sadece doğal yönden zarar gören insanların değil, aynı zamanda, çevreye verilen zararların da giderilmesini vurgulamaktadır. 1973 yılında, petrolcü “ Zoe Colocotroni” Porto Rico’nun bataklık ormanının altını üstüne getiren bir gemi atığı boşaltmıştır. Orman kimseye ait değildir, zararsa sadece ekolojiktir. Bununla birlikte Porto Rico devleti “ doğanın hamisi” olarak bir suçlama getirmiştir ve 12 Ağustos 1980’de uzun süren tartışmalar sonunda, Amerikanın yasal duruşmaları, petrol şirketini tazminata mahkum etmiştir. Bu , doğanın kazandığı ilk davadır. Büyük ekolojik felaketlerden bunalmış olan her köşede hukuk devrimi, acil olarak işlemeye başlamıştır. Fransa’da geleneksel hukuk kavramlarını alt üst eden bu görüşler tepkilere yol açmakta; Michel Serres’in 1990 yılında yayınlanan “ Doğal Sözleşme” isimli yapıtının böylesine yanlış anlaşılmasının nedenlerinden biri, belki de bu tepkilerdir. Bu kitap, radikallerin savlarını geliştirmiş olmasına rağmen, sanki sadece doğayı öven basit bir şiirmişçesine okundu. Doğayı hukuk öznesi olarak ele almanın hukuksal bir sıkıntı yarattığını kabul etmek gerekir. Doğarı gereği herhangi birşeyi dile getiremeyenler adına, kimler konuşacak? Özne ile nesneyi karıştırmak, özellikle bioethik açısından risklidir. Aslında, gezegenin korunması, kendi yaşamımızı sürdürmenin koşuludur. Filozof Luc Ferry, bu noktada “ doğaya müdahale etmek için onu bir hukuk öznesi olarak ele almaya gerek var mı?” diye sorup şöyle devam ediyor: “ Ekolojik kaygı , hukuku yenileştirme gereksinimi duymaksızın mevzuatlara dönüşmektedir.” Tamamlanmış olmasalar da, bu mevzuatlar, henüz bir sistem olarak canlı dünyayı savunmuyorlar. Bununla birlikte, açık olan saptama şu: denizlerin derinliklerinden Antarktika’ya kadar , artık doğanın sahibi insan değildir. İnsan, doğayı, kötüye kullanmadan, koruyarak işlemelidir. Gerçekte, doğa bir “ nesne” olmaktan çıkmıştır. Doğanın insandan farklı çıkarları olduğunu kabul etmek, zaten ona bir öznelik yüklemek anlamına gelmez mi? “ İnsan özgürlüğünü, artık, kendi doğrultusu uyarınca gelişen canlının özgürlüğü bakımından ele almaya doğru bir gidiş var” diye yazıyor CNRS ( Bilimsel Araştırma Ulusal Merkezi ) hukukçularından Marie- Angele Hermitte. Peki bu gidişin taşıyıcısı ne olacaktır? Hans Jonas kararlı bir şekilde, teknik yavaşlamayı ve ekonomik sadeliği salık vermektedir. Bunlar, Roma kulübünce önceden savunulmuş ve hemen unutulmuş savlardı. Hans Jonas, böyle bir programı uygulamaya geçirecek otoriter bir yönetimin öncüsü olduğunu belirtiyor. Fransız aydınları ise “ Demokrasinin kazanımlarından vazgeçmek mi? Asla!” diye ayağa kalkıyorlar. Atlantik ötesi ekolojistler ise, bu konudaki bilinçlenmenin gerçekleşeceği konusunda eminler; ne de olsa hukuk, bir toplumun ifadesidir ve insan; kayaların, ağaçların, denizlerin acil olarak korunması gerektiği konusunda ikna olmuşsa, onları korumaya uygun yasaları da yaratacaktır.
CAROLINE BRIZARD

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder