21.09.2008

İNSAN VÜCUDU

İnsan vücudu, insanın bütün fiziksel ve kimyasal organizmasından oluşan yapısıdır. Vücut, insan sağlığının maddesel parçasıdır; insan varlığının korunması ve soyun sürekliliği için birbiriyle uyarlı biçimde çalışan öğelerden oluşmuştur.

İnsan vücudunun ana birimi hücredir. Hücreler ve hücreler arası maddeler birleşerek dokuları oluşturur. Dokular, biçimsel ve işlevsel birimler olan organları oluştururlar. Fizyolojik olarak aynı işlevi gören yapısal organ birlikleri de vücudun sistemlerini oluştururlar. İnsan vücudundaki temel sistemler; hareket, sinir, solunum, dolaşım ve sindirim sistemleri olarak sıralanabilir. Bu sistemler duygu, hareket ve beslenme gereksinimlerini yerine getirirler. İnsan vücudunun olağan büyüme ve gelişmesi sistemlerin ve sistemleri oluşturan her organın görevini yerine getirmesine bağlıdır. Her türlü işlevi insan vücudu yapabilir.

SİNİR SİSTEMİ

Bilinç, anlama, düşünme, algılama, hareketlerinin uyumu, dengesi ve solunum ile dolaşımı sağlar. Sinir sistemi şu yapılardan oluşur:


BEYİN

Hayvan anatomisinde beyin, veya ensefalon (yunanca), merkezi sinir sisteminin yönetim merkezidir. Birçok hayvanda beyin, kafanın içinde, birincil duyu organlarının ve ağzın yakınında yerleşmiştir. Tüm omurgalılarda beyin olduğu gibi, omurgasızlarda da merkezileşmiş bir beyin veya birbirinden bağımsız ganglionlar topluluğu vardır. Beyin, şaşırtıcı derecede karmaşık ve komplike olabilir. Örneğin insan beyni 100 milyar'dan fazla nöron içerir ve bu nöronların her biri, kendi gibi 10.000 tanesiyle bağ yapar

BEYİNCİK

Beyincik ya da Cerebellum, denge organlarımızdan biridir.Kasların düzenli çalışmasını sağlar.Fossa cranii posterior'da,bulbus ve pons'un üst arka kısmında bulunur. Beynin ikinci büyük (beynin 1/8'i kadar), rhombencephalon'nun en büyük parçası olan beyincik 150 gr ağırlığındadır. Yukarıdan aşağıya biraz basık, ovalimsi şekilde olan beyinciğin en geniş boyutu, transvers yöndedir. Bulbus ve ponsla birlikte 4. ventrikülü çevreler. Lobus occipitalis ile aralarında tentorium cerebelli bulunur.

Beyincik, hemisferium cerebelli denilen iki yan lobla bunları ortada birleştiren vermis cerebelli'den oluşur. Beyincik, pedunculus cerebellaris inferior ile bulbusa, pedunculus cerebellaris medius ile ponsa ve pedunculus cerebellaris superior ile de mesencephalona bağlanır.

Beyincik, lobus cerebelli anterior, lobus cerebelli posterior ve lobus flocculonodularis olarak üç loba ayrılır.

Lobus anterior, beyinciğin üst-ön tarafında bulunur ve üst yüzden görülebilir. Bu lobu vermis cerebellinin lingula cerebelli, lobulus centralis ve culmen kısımları ile hemispherium cerebellinin ala lobuli centralis ve lobulus quadrangularis kısımları oluşturur. (Lobus anterior ile lobus posterioru fissura prima ayırır.)
Lobus cerebelli posterioru vermis cerebellinin declive, folium vermis, tuber vermis, pyramis ve uvula kısımları ile hemispherium cerebellinin lobulus simplex,lobulus semilunaris superior, lobulus semilunaris inferior, lobulus paramedianus, lobulus biventer ve tonsilla cerebelli kısımları oluşturur.
Lobus flocculonodularisi, vermis cerebellinin nodulus vermis kısmı ile hemispherium cerebellinin pedunculus flocculi ve flocculus kısımları oluşturur.

OMURİLİK

Omurilik (Medulla Spinalis) omurga denilen kemik bir yapının içinde boyundan kuyruk sokumuna kadar uzanan ve ortasında yine boydan boya bir kanal içeren merkezî sinir sisteminin bir parçasıdır. İlk lumbar omurun alt kenarına kadar devam eder; buradan itibaren sinirler atkuyruğu şeklinde yayılır. Yaklaşık olarak kadınlarda 43 cm, erkeklerde ise 45 cm uzunluğunda ve 35-40 gram ağırlığındadır. Ayrıca omurilik omurilik soğanından gelen refleksleri kontrol eder omurilik tam olarak beyinde başlar. Bu yüzden ense köküne vurulmamalıdır. Omurilik direkt beyinden çıkan emirleri gerçekleştirir. Ayrıca omurilik basit refleksler merkezidir.

Omurilik denen yapı dışta ak madde ve içte H şeklinde bir boz maddeden oluşur. Ak madde miyelinli sinirlerden;boz madde ise sinir hücrelerinin gövde kısımlarından ve miyelinsiz sinirlerden oluşur. Omuriliğin dorsal boynuzu duyusal sinirleri alır,ventral boynuzu ise motorik sinirleri alır.

Omurilik vücutta istemsiz davranışları ve refleksleri kontrol eder. Vücuttan beyine gelen sinirler omurilikte çapraz yaparak gelir. Bu sayede vücudun sol tarafını beynin sağ lobu, vücudun sağ tarafını ise beynin sol lobu kontrol eder. Omurilikte sinir dokunun en ilkel diziliş şekli korunmuştur.33 omurdan meydana gelmiş olan omuriliğin üzeri beyin gibi üç katlı zarla çevrilidir.Bunların arasında da omuriliği sarsıntı ve darbelerden koruyan Beyin-Omur ilk sıvısı(BOS) bulunur. Omuriliğin sağından ve solundan düzenli sıralanmış 31 çift duyu ve motor siniri çıkar.Omurilik, iç kısımda gri maddeden yani perikaryonlardan yani sinir hücre gövdelerinden, dış kısımda ise sinir liflerinden yani aksonlardan yani ak maddelerden meydana gelmiştir.Boz madde ak madde içerisinde kelebeğe benzer bir yapıya sahiptir.Ak maddenin beyaz görünmesinin nedeni aksonun içerdiği miyelin kılıfdandır.Boz maddenin sağ ve sol yanlarında yan, ön ve arka boynuzcuk olarak isimlendirilen üç kısım bulunur.Bu boynuzcukların görevleri şunlardır; a)Yan boynuzcuk,otonom sinir sisteminin merkezlerini içerir. b)Ön boynuzcuk(Ventral kök),motor nöronları içerir. c)Arka boynuzcuk(Dorsal kök),Duyu nöronlarını içerir.


OMURİLİK SOĞANI

Omurilik soğanı (Medulla Oblangata, Bulbus, Myelencephalon), beyin ile omurilik arasında yer alır. Böylece beyin ve diğer vücut organları arasındaki bağlantıyı sağlar. Üstündeki ponstan sulcus pontobulbaris, altındaki omurilikten (Medulla Spinalis) foramen magnum ile ayrılır. Beyne giren bütün sinirler omurilik soğanından geçer. Omurilik soğanı, istemsiz çalışan iç organların kontrol merkezidir. Solunum, sindirim, hapşırma, kusma, yutma, çiğneme, sidik çıkarma gibi refleksleri kontrol eder.

DOLAŞIM SİSTEMİ

Vücut dokularının oksijen, besin, hormon, bağışıklık elemanı ve benzeri elemanları taşır ve yeniden geriye toplar. Dolaşım sistemi şu yapılardan oluşur:

KALP

Kalp veya yürek (Latince: Cor), çizgili kastan oluşmuş kendiliğinden kasılma özelliğine sahip kuvvetli bir pompadır.


Metabolizma faaliyetleri sonucunda oluşan artık ürünlerin de vücuttan uzaklaştırılması, vücut ısısının düzenlenmesi, asit-baz dengesinin korunması, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gerekir. Bütün bu işlemleri kalp ve damarlardan oluşan dolaşım sistemi yapar.

Kalp bu sistem içerisinde motor görevi yapar. Kalp insanda dakikada 60-80 vuruş arasında değişen bir hızla günde 9000 litre kanı vücuda pompalar. Günde yaklaşık 100 bin, yılda 40 milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kere, hiç durmadan yaklaşık 8 ton kanı vücuda pompalar. Normal bir insanda ortalama ağırlığı 250-300 gramdır.

Kalp memelilerde 4 odacıklı ve 4 kapakçıklıdır. Odacıklar sağ odacıklar ve sol odacıklar olarak 2 ana bölümden oluşur.

Sağ bölüm, kanın vücuttan döndüğü odacık olan sağ kulakçık (atriyum) sonra triküsbit kapak adı verilen 3 yaprakçıklı bir kapakçık ile ana odacık olan sağ karıncıktan (ventrikül) oluşur.

Kan vücutta oksijeni ve besin öğeleri kullanıldıktan sonra vena cava adı verilen 2 adet ana toplardamar ile sağ kulakçığa gelir.
Sağ kulakçıktan kan yerçekimi ve kulakçık kasılması ile aradaki kapak olan triküsbit kapaktan (3 yaprakçıklı kapak) geçerek sağ karıncığa girer.
Sağ karıncık ile pulmoner atardamar arasındaki kapağa da pulmoner kapakçık adı verilir. Sağ karıncık kanı pulmoner atardamar adını verdiğimiz bir damar yoluyla akciğerlere pompalar.
Sol bölüme kan akciğerlerden oksijenden zenginleştirilmiş olarak gelir.

Sol kulakçığa gelen bu kan yerçekiminin de etkisi ile ve biraz da sol kulakçığın kasılması yardımı ile sonradaki kapak olan mitral kapakçık adı verilen 2 yaprakçıklı bir kapaktan sol karıncığa akar.
Sol karıncık ile aort atardamarı arasında aort kapakçığı denilen 3 yaprakçıklı bir kapak bulunmaktadır. Sol karıncıktan temiz kan güçlü kasların kasılması etkisi ile aort atardamarı denilen ana atardamar vasıtasıyla vücuda sunulur.
Elimizi göğsümüzün sol tarafına götürdüğümüzde kalbimizden gelen sesin nedeni kulakçık ile karıncık arasındaki kapakçıkların açılıp kapanmasıdır.


KAN DAMARI

Kan damarları dolaşım sisteminin organlarındandır. Görevi kanı vücudun farklı bölümlerine taşımak olan kan damarlarının farklı türleri vardır. Temel kan damarı tipleri atardamarlar (arter) ve toplardamarlardır (ven). Atardamarlar kanı kalpten alıp vücudun farklı bölümlerine taşırken, toplardamarlar vücudun farklı bölümlerinden kanı kalbe taşırlar. Bununla birlikte iki istisna mevcuttur: pulmoner arter kirli kan, pulmoner ven ise temiz kan taşır. Vücuttaki en büyük damar kanın kendisi aracılığıyla tüm vücuda doğru pompalandığı aort atardamarıdır. Vücutta bulunan her organın en az bir tane temiz kanı kalpten getiren ve birden fazla kirli kanı kalbe götüren damarı vardır. İnsan vücudundaki damarların toplam uzunluğu 100.000 km kadardır.


KAN

Kan,atardamar, toplardamar ve kılcal damarlardan oluşan damar ağının içinde dolaşan; akıcı plazma ve hücrelerden (alyuvar, akyuvar ve kan pulcukları) meydana gelmiş kırmızı renkli hayati bir sıvıdır. Kan ile ilgili tıbbi terimler genellikle hemo ve hemoto sözcükleri ile başlar. Bu sözcükler eski Yunanca'da kan sözcüğünü karşılayan haimadan türetilmiştir.Kolloit bir madde olup homojen görünse bile,heterojen bir karışımdır. Her bedende 31 ile 52 litre arası kan bulunur. Bu miktar ortalama vücut ağırlığının %7-8'ini oluşturur. Kanın yarısı, sıvı olan bölümden yani plazmadan gelir. Diğer yarısı ise kanın içinde çeşitli görevler üstlenmiş olan hücreler veya moleküllerdir. Kandaki hücreler, vücuttaki kan miktarının yarısını oluşturmalarına rağmen, yan yana dizildikleri takdirde 96.500 km'lik bir çizgi oluşturabilecek kadar fazladırlar. Bu, dünyanın çevresini iki kez dolaşmaya yeterli bir uzunluktur.

Eğer kanın pıhtılaşmasına izin verilirse, tüpün üstünde kalan sıvıya serum denir. Serumda fibrinojen ve pıhtılaşma ile ilgili diğer proteinler, pıhtılaşmada kullanıldığı için yoktur. Diger bir deyişle plazma, fibrinojen ve serumdan oluşur.

Kanın en önemli görevi kalpten dokulara metabolik hadiseler için gerekli oksijeni taşımaktır. Bazı ufak ve basit yapılı canlılarda kanın yapısı deniz suyuna çok benzer. Bu canlıların vücut parçalarının gerek duyduğu oksijen bu sıvıda çözünmüş olarak taşınır. Daha karmaşık yapılı canlılarda dokuların oksijen ihtiyacı çok fazla olup, çözünmüş halde taşınan oksijen yeterli olamaz. Bunlarda “solunum pigmentleri” denilen renkli maddeler oksijeni bağlayarak dokulara taşırlar. Bu pigmentlerin (boya maddelerinin) kanda yaygın halde bulunmaları kanı kıvamlı ve akışkanlığı az bir hale getireceğinden insan ve diğer memelilerde pigment taşıyıcı özel hücreler vardır.

İnsanlarda kan, birçok canlı hücrenin bulunduğu karmaşık bir ortamdır. Her vücut kilosunda 70 mililitre kan bulunduğu kabul edilir. Bu hesaba göre 70 kg'lık normal bir erişkinde yaklaşık 5000 ml (5 litre) kan bulunur.

Kan, kalbin pompa vazifesi yaptığı bir kapalı sistemde dolaşır. Bu sistem kalp ile dokular arasında ve kalp ile akciğer arasında olmak üzere iki bölümdür. Bunlardan birincisine “büyük dolaşım sistemi”, ikincisine de “küçük dolaşım sistemi” denilir. Toplardamarlardan gelen kan kalbin sağ kulakçığına dökülür. Buradan sağ karıncığa geçen kan, kalbin kasılmasıyla akciğere yollanır. Akciğerde temizlenen kan, kalbin sol kulakçığına gelir, buradan da karıncığa geçtikten sonra vücuda pompalanır. Kan kılcal damarlardan geçerken oksijenini bırakır ve karbondioksit alır.

Dokuların oksijen ihtiyacını karşılamak ve artıkları almaktan başka kanın birçok önemli görevi daha vardır. Besin maddelerini taşır. Vitaminler, enzimler ve hormonların gitmeleri gereken yerlere ulaşmalarını sağlar. Kan aynı zamanda, enfeksiyonlara karşı vücudun savunmasında önemli bir role sahiptir. Bir iltihabi olaya karşı savaşırken, bir takım kan hücereleri direkt mikrobu tahribe çalışır, diğer bazıları antikor yaparak mikrobu tesirsizleştirir.

Kanın bir diğer önemli vazifesi de, iç dengeyi sağlamaktır. “Hemeostazis” adı verilen bu dengedeki en ufak değişiklik vücut için tehlikeli durumlar ortaya çıkarır. Vücut sıcaklığını ayarlamada önemli rol oynayan kan, metabolizması hızlı organlardan aldığı ısıyı, yüzeydeki damarlardan geçerken verir. Ayrıca kan ihtiva ettiği maddelerle vücudun sıvı-elektrolit dengesini de sağlar.

HAREKET SİSTEMİ

Vücudun hareket etmesini, desteklenmesini sağlar ve koruyucu görev yapar. Hareket sistemi şu yapılardan oluşur:

KEMİK

Kemik, vücudu oluşturan dokular arasında en sert olanıdır. Organizmada gerçek anlamda destek görevi yapan dokudur. Ayrıca organizmanın kalsiyum depolarıdır. Kalsiyum bakımından doymuş olduklarından serttir. Sert olmalarına rağmen kıkırdak dokusundan farkları damar içermeleridir. Bu doku yapısında çeşitli tipte hücreler (osteosit, osteoblast, osteoklast) ve hücrelerarası madde (matrix) bulunmaktadır. Kemiğin enine kesiti incelendiğinde dış ve iç yüzeyleri bir zarla örtülüdür. Bunlardan dıştakine; periosteum, iç yüzeydekine; endosteum denir. Bu zarlar düzensiz sıkı bağ dokusundan yapılmışlardır. Periosteumun hemen altında dış halkasal sistem yer alır. Endosteumun hemen üstünde ise iç halkasal sistem bulunur.

15.09.2008

Bozayılara Uydudan Yakın Takip


Doğa Derneği'nin gerçekleştirdiği Bozayı Araştırma ve Koruma (BAK) Projesi kapsamında Artvin'de iki bozayıya Türkiye'de ilk defa uydu iletişimli tasmalar takıldı. Bozayıların saat başı uydudan ve karadan takip edilmesinden toplanacak veriler bozayı insan çatışmasının azaltılmasında ve Bozayı Koruma Eylem Planı'nın hazırlanmasında kullanılacak.

Türkiye'deki bozayıların ekolojilerinin araştırılması, ülke genelindeki bozayı populasyonunun mevcut durumunun belirlenmesi ve bozayı insan çatışmasının azaltılması için çalışan Doğa Derneği ve Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü uzmanları bir ilke imza atarak yakaladıkları iki bozayıya uydu vericili tasma taktı.

AĞAÇLARIN YAŞI NASIL BELİRLENİR?


Kesilmiş bir ağaç gövdesi üzerindeki halkaları çoğumuz biliyoruz. Bir ağacın yaşını belirlemek için öncelikle bu halkalardan yararlanırız. Aslında bu halkalar ağacın yaşı yanında daha birçok önemli bilgi barındırır.

Ağaç halkalarının varlığı mevsimlerle yakından ilişkilidir. Mevsimsel farklılıkların bulunduğu kuzey yarıkürede büyüme sürekli olmayıp, ilkbaharla birlikte hızlanır, yazın azalır. İşte bu büyüme hızı farklılğından dolayı ilkbaharda oluşan odun dokuları açık renkli, yazın oluşan odun dokuları ise koyu renkli halkalar şeklinde görülür. Bu durumda bir açık ve bir koyu renkli halka bir yıllık bir büyümeye karşılık gelir. Yıllık halkalar diye bilinen bu halkaların sayısı ağacın yaşını vermektedir.

11.09.2008

Çeşme




Çeşme ilçesi, İzmir ilinin batısında yer alır. Doğudan Urla, kuzeyden Karaburun, batı ve güneyden Ege Denizi ile çevrilidir. Deniz seviyesinden yüksekliği 5 metredir. Yüzölçümü 260 km²'dir. 1 beldesi (Alaçatı) ve 4 köyü bulunmaktadır.

2007 yılı Genel Nüfus Sayımına göre, ilçenin toplam nüfusu 27.796’dır. Bu nüfusun 17.950’si şehir merkezinde, 9.846’sı ise belde ve köylerde yaşamaktadır. İlçede 13 ilköğretim okulu, 5 ortaöğretim kurumu bulunmakta; 4.532 öğrencinin eğitim gördüğü okullarda, 247 öğretmen görev yapmaktadır.

9.09.2008

Pamukkale




Unesco'nun 'Dünya Kültür Mirası Listesi'nde bulunan Pamukkale, 'her derde deva' şifalı suları ve travertenleriyle, Türkiye'nin turizm cennetlerinden biri.

Doğa ile tarihin buluştuğu, UNESCO'nun 'Dünya Kültür Mirası Listesi''nde bulunan Pamukkale, Türkiye'de deniz turizmine alternatif merkezlerden biri konumunda. Denizli'nin dünyaya açılan penceresi Pamukkale, travertenlerin sunduğu görsel zenginlikle, yılda 1 milyonun üzerinde yerli ve yabancı turisti misafir ediyor.

SULAR ŞİFA DAĞITIYOR
Pamukkale'nin binlerce yıldır yerleşim merkezi olmasını sağlayan şifalı termal su, bölgenin dünyaca ünlü beyaz travertenlerinin de hayat kaynağı.

Kuşadası




Kuşadası' nın Türkler' in egemenliğine ilk geçişi 1186 yılında Selçuklu Beyi II. Kılıç Aslan' ın kenti toprakları' na katması ile olmuş, Ancak Selçuklu Devleti' nin yıkılmasından sonra Beylikler Devri başlamış ve kent bir süre Aydınoğulları Beyliği tarafından yönetilmiştir. Şehir daha sonra Bizans egemenliğine girmiş ve bu dönemde Ania olarak adlandırılmıştır. Bizanslıların hakimiyetinde olmakla beraber Ceneviz ve Venedikliler' in ticaret hayatını ellerinde tuttukları 15. yüzyılda ise Efes ve Milet limanlarının deniz çekilmesinden dolayı kullanılamaz hale gelmesiyle, bölgede yeni bir liman inşa edilmesi gereği duyulmuş bunun sonucunda Kuşadası o dönemde kurulu bulunduğu bugün Andız Kulesi olarak bilinen Pilavtepe eteklerindeki yerinden bugünkü yerine gelmiştir.

8.09.2008

Alluciye

MALZEMELER

Kemikli ve biraz yağlı kuzu veya koyun eti
250 gram köftelik kıyma
250 gram yeşil soğanın yeşil kısmı
1 demet maydanoz
yarım kilo yeşil ekşi erik
biraz tuz
1 su bardaği sıvı yağ
HAZIRLANIŞI

Öncelikle erikleri su ile yumuşayana dek pişirin. Piştikten sonra bir süzgece dökün ve ezerek çekirdeklerini ayıklayın diğer taraftan kemikli eti sıvı yağda biraz kavurduktan sonra üzerine etin üzerini örtecek kadar sıcak su ekleyerek etler yumuşayana kadar pişirin.

Meftune

Kullanılacak malzeme (6 kişilik):
1/2 kilo göğüs bölümünden koyun eti,
1+1/2 kilo patlıcan,
1/2 kilo domates,
1 çay kaşığı kırmızı biber,
1 çay kaşığı karabiber,
1 çorba kaşığı tuz,
1/2 demet maydanoz,
2 diş sarmısak,
4 sivri biber,
1+1/2 limon
2 bardak su.
Yapımı: Et küçük parçalara ayrılır. Kırmızı biber, karabiber ve tuzla birlikte iyice karıştırılarak ovulur. Etler tencerenin dibine yerleştirildikten sonra üstüne üçer santim boyunda parçalara bölünmüş patlıcanlar yerleştirilir.

İnsan anatomisi ve kaslar


Kaslar , vücutta bulunan, gelişmekte olan asıl hücreciklerin mezodermal tabakalarından oluşan, büzülebilen bir dokudur. Vücuttaki görevi güç oluşumu ve dış veya iç (organlar arası) hareket sağlamaktır.Kas hareketlerinin büyük çoğunluğu bilinç dışında gerçekleşir ve yaşam için gerekli fonksiyonların gerçekleşmesi için büyük önem taşımaktadır (kalbin kasılarak kan pompalaması gibi). Gönüllü kas hareketleri vücüdun hareket etmesi için kullanılır. Kaslar, çizgili, düz ve kalp kası olmak üzere üçe ayrılır. Çizgili kaslar, isteğimiz doğrultusunda çalışan kaslardır. Düz kaslar isteğimiz dışında çalışır. Kalp kası da bir çizgili kas olmasına rağmen, isteğimiz dışında çalıştığı için, kalp kası adı verilmiştir.İki türlü kas vardır:

7.09.2008

Kapadokya






Kapadokya, (Pers dilinde Katpatuk; “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına gelir). Bölge 60 milyon yıl önce;Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgar tarafından aşındırılmasıyla ortaya çıkmıştır.
İnsan yerleşimi Paleo litik döneme kadar uzanmaktadır. Hititler'in yaşadığı topraklar daha sonraki dönemlerde Hrıstiyanlığın en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Kayalara oyulan evler ve kiliseler bölgeyi putperestlerin zulmünden kaçan Hıristiyanlar için devasa bir sığınak haline getirmiştir.

6.09.2008

Mardin


Mardin,Mimari,Etnografik,Arkeolojik,Tarihi ve görsel değerleri île zamanın durduğu izlenimini veren Güneydoğunun şiirsel kentlerinden biridir. Bölgede yapılan kazılarda MÖ.4500'den başlayarak klasik anlamda yerleşim gören Mardin; Subari, Hurri, Sümer, Akad, Mitani,Hitit,Asur,İskit,Babil,Pers,Makkedonya,Abgar,Roma,Bizans,Arap,Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı dönemine ilişkin bir çok yapıyı bünyesinde harmanlayabilmiş önemli bir açık hava müzesidir. Şehirde bilimsel kazı yapılacak pek çok önemli alanı vardır. Bunun sonucunda şehrin tarihinin daha iyi ortaya konulması imkanı yaratacaktır.

Hasan Keyf


Son yıllarda basında adından çokça bahsedilen Hasankeyf, günümüzde içinde yaşam olan en eski antik kent olarak biliniyor. Günümüzde Dicle nehri üzerine yapılması planlanan bir barajın suları altında kalacak olan Hasankeyf'i kurtarmak için özellikle basında barajın yapılmamasına dönük bir kampanya sürdürülmekte. Yaşayan bir tarih olan Hasankeyf , Batman-Midyat karayolu üzerinde yer alıyor. Burada konaklama imkanı ne yazıkki yok. En yakın 35 km uzaklıktaki Batman'daki otellerde kalınabiliyor. Bu yüzden en kolay ulaşım yolu Batman havaalanı ya da daha yoğun olan Mardin havaalanı.

Manavgat Şelalesi




Manavgat Şelalesi, Antalya'ya 80 km uzaklıkta, Manavgat ilçesinde Manavgat Çayı üzerinde yer alıyor. Manavgat şelalesi Manavgat ilçesine 3 km uzaklıktadır. Manavgat çayının bir bölgede 3-4 metrelik küçük falezlerden düşmesiyle oluşmuştur. Yüksekliği fazla olmamakla birlikte Manavgat Çayı oldukça geniş olduğundan güzel bir manzara sunar. Çayın çevresi yemyeşil harika bir ortam sunuyor ziyaretçilerine. Manavgat şelasininin döküldüğü noktada, nehir kenarında hoş bir restaurant çay bahçesi işletmesi var.

Nemrut Dağı Milli Parkı

Doğu ve Batı Medeniyetlerinin, 2150 m. yükseklikte muhteşem bir piramitteki kesişme noktası, Dünyanın sekizinci harikası Nemrut, Yüksekliği on metreyi bulan büyüleyici heykelleri, metrelerce uzunluktaki kitabeleriyle, UNESCO Dünya Kültür Mirasında yer almaktadır.Nemrut Dağı, üzerinde barındırdığı dev heykellerin ve anıt mezarın yanı sıra, dünyanın en muhteşem gündoğumu ve gün batışının seyredilebildiği yer olmasıyla da ilgi çekmektedir.

5.09.2008

ANTALYA





Antalya, Türkiye’nin önemli turizm merkezlerinden biridir. Turizm, il ve kent merkezi ekonomisini belirler. Antalya aynı zamanda, Türkiye'nin büyük ölçekli göç alan kentlerinden biridir.Nüfusu 2008 itibariyle 798.507'dir.
Doğası, palmiyelerle sıralanmış bulvarları, geleneksel mimarisini korumuş merkezi Kaleiçi ve büyük ölçekli turizm yatırımları ile Türkiye'nin en önemli turizm merkezlerinden biridir.

Etimolojisi
Antalya’nın Eski Adları: Attaleia, Attalia, Atalla, Sattalla, Atale, Ataliyye, Etaliyye, Adalin, Adalya, Antalya, M.Ö. 7. yüzyıldan itibaren 546 yılına kadar bölgede süren Lidya Krallığının egemenliğine, bu tarihten sonra da Pers egemenliğine girmiş. Makedonya Komutanı Büyük İskender, bölgedeki Pers egemenliğine M.Ö. 336 yılında son vererek bölgedeki bütün kentleri işgal eder. Büyük İskender M.Ö. 323 yılında ölünce, generalleri arasında uzun yıllar süren savaşlar başlar ve bu savaşlar M.Ö. 188 yılına kadar sürer. M.Ö. 2. yüzyılda Antalya'nın batı kesimi Bergama Kralı II. Attalos'un eline geçer ve Kral Akdeniz'in batı kıyısında kendi adı ile anılan "Attalia"yı; yani bugünkü Antalya Şehrini kurar. Bu tarihten itibaren kent Attaleia adıyla anılır. Daha sonra Adalia ve Adalya gibi isimler alarak günümüze Antalya olarak ulaşır.

Marmaris


Set against a backdrop of pine clad hills, Marmaris is a resort that combines natural beauty with an astounding zest for life. Famed forits nightlife, the most extravagant on the entire South coast, this developedresort offers the best of both worlds; the nightlife is unending, andnumerous clubs and bars stretch along the coast from the elegant marinato the curve of Icmeler, the smaller resort close by.

marmaris


Marmaris çam ağaçlarına sırtını dayamış doğal limanıyla, palmiye ağaçlarıyla süslenmiş kıyı şeridinin ucundaki mimarisi, eşsiz plajları ve kristal görünümündeki denizi, yüzme ve her türlü su sporu ile yatçılık için ideal bir tatil beldesidir.
Marmaris Ege Bölgesinin en güzel turistik beldelerinden ve önde gelen yatçılık merkezlerinden birisidir. Sahip olduğu çam ormanları nedeniyle halk arasında "Yeşil Marmaris" olarak bilinir. Marmaris, doğal olarak çok iyi korunmuş bir liman ve iskele ile dünyanın her tarafından gelecek yatlara hizmet verebilecek yüzlerce yat kapasiteli marinalara sahiptir.
Sahip olduğu doğal güzellikler yanında Marmaris turistlere birçok modern tesisler sunar. Ayrıca Marmaris halkı yerli ve yabancı ziyaretçileri her zaman sevgiyle kucaklar.
Deniz kenarındaki veya Marmaris içerisindeki lokantalarda yenilen bir akşam yemeğinden sonra, gecenin kalan kısmını Barlar Sokağında yer alan hareketli barlarda,diskolarda veya gece kulüplerinde geçirebilirsiniz.

Bodrum


halikarnassos'ta (Bodrum‘un eski adı) M.Ö. 484 yılında doğan ve "Tarihin Babası" olarak bilinen Herodotos'a göre günümüz Bodrum yerleşim bölgesinde yer alan ilk şehir Karya ve Leleg'ler zamanında yerleşim alanı olarak görmekteyiz.Daha sonra Dor'lar bu bölgeye yerleşmişlerdir ve Halikarnassos antik kentinin isminin kulanılmakta olduğunu görmekteyiz.Halikarnassos M.Ö. 386 yılında Persler‘in egemenliğine girmiştir.

Halikarnassos en parlak devrini M.Ö. 378 - 353 yılları arasında yaşamış olan Mausolos'un,Karya bölgesinin başkentini o zamanki adıyla Mylasa,şimdi Milas olan şehirden buraya taşıyınca yaşamıştır.

3.09.2008

Kök hücre nedir?

Kök hücreler vücudumuzda bütün dokuları ve organları oluşturan ana hücrelerdir. Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Genel olarak 3 tür kök hücre vardır. Bunlar totipoent, multipotent ve pluripotent kök hücrelerdir. Bir hücrenin totipotent olması bütün vücudun tüm organ ve dokularına dönüşebilmesi anlamına gelir. Bu hücreler plasenta ve amnios kesesi zarları gibi embriyo dışı dokulara da farklılaşma yeteneğine sahiptirler. Totiptent hücreler gelişmenin ileri evrelerinde pulirpotent hücrelere dönüşebilirler. Pluripotent hücreler totipotent hücreler gibi vücudun bütün hücrelerine dönüşmezler. Pluriptent bir hücre vücudun birçok hücresine dönüşebilecek yetenektedir. Multipotent hücreler gelişmenin daha ileri evresine ait hücrelerdir ve özelleşmiş hücre tiplerine farklıklaşabilirler.

Klonlama nedir?

Klonlama günümüzde embriyoların veya herhangi bir organizmanın kopyalanması ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Ancak klonlama sadece bir embriyonun veya organizmanın benzeşik ikizinin yaratılması değil aynı zamanda özgün bir DNA parçasının da çoğaltılması anlamına gelmektedir. Bir organizmanın kopyalanması ilk defa 1972 yıllnda İngiliz bilim adamları tarafından yapılmıştır. Bu çalışmada kurbağa embriyosu hücrelerinin çekirdeği, döllenmemiş kurbağa yumurtalarının içine yerleştirilmesiyle kurbağa elde edilmiştir. Ancak, bu kurbağaların çok yaşamadan öldükleri görüldü. Klonlama ile ilgili tekniklerde anlatıldığı şekilde, 1993 yılında ABD'li bilim adamları embriyoları ikiye bölerek aynı genetik yapıya sahip ikizler oluşturmuşlardır.

Kordon Kanı Nedir?

Kök hücreler bebeklerde kordon kanından sağlanabilir. Göbek kordon kanı önemli bir kök hücre kaynağıdır ve kök hücre kaynağı olarak dünyada 1988 yılından beri kullanılmaktadır. Bu hücreler değişik hücrelere farklılaşabilir ve çoğalabilir. Kök hücreler günümüzde özellikle kanser olmak üzere bilinen birçok hastalığın ve yaralanma sonucu olan organ ve doku kayıplarının tedavisinde yarar sağlamaktadır. Giderek gelişen kök hücre teknolojisi bu hücrelerin ileride daha kapsamlı olarak kullanılabileceği yolunda bilgiler vermektedir.
Göbek kordon kanı kök hücre kaynağı olarak kemik iliğine göre daha güçlü bir alternatiftir. Kordon kanının içerdiği kök hücrelerin yeterliliği ve alıcıda oluşturabileceği yan etkilerin göreceli olarak azlığı yanında kolay elde edilmesi gibi bir başka üstünlüğü daha bulunmaktadır. Sağladığı bu üstünlükler doğrultusunda göbek kordon kanı toplanması, bankacılığı ve bu hücrelerin tedavide kullanımı bütün dünyada yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1988'den günümüze kadar çeşitli hastalıklar nedeniyle yaklaşık 2500 hastada kullanılmıştır. Az sayıda kök hücre içermesi nedeniyle yetişkinlerde çocuklardaki kadar yaygın kullanımı yoktur. Kullanılan hastaların önemli bir kısmı yaklaşık 20 kg ağrılığındaki çocuklardır. Yetişkinlerde ise günümüze kadar 500'den fazla hastada kullanılabilmiştir. Hücre tedavisindeki bu yeni yaklaşımlar bağış yapan vericiler, alıcılar ve kordon kanı saklamak isteyen aileler açısından bazı etik ve ekonomik konuları gündeme getirmiştir.

Yetişkin Kök Hücreler

Yetişkin kök hücreler uzun süre kendini yenileyebilme kapasitesine sahip ve yetişkin dokulardaki öncü hücrelere farklılaşma özelliğinde olan hücrelerdir. Yetişkin kök hücrelerin kullanımı etik açıdan sorun oluşturmamaktadır. Bu hücreler kişinin bağışıklık sistemine uyum gösterirler. Günümüzde, tüm hücre tiplerine dönüşemedikleri için yetişkin kök hücrelerin kullanımlarının sınırlı olduğu düşünülmektedir.

Embriyonik Korsinoma Hücreleri

Embriyonik karsinoma hücreleri teratokarsinom olarak adlandırılan germ hücre tümörlerinde bulunan kök hücrelerdir. Teratokarsinomların öncü germ hücrelerin malign halinden kaynaklandığı düşünülmektedir. İnsanda daha sık olarak testis tümörlerinde rastlanmaktadır. Bu tümörler tek bir tümör hücresi tipinden çok, farklılaşmış hücre tiplerinden oluşmaktadır.

Fetal Kök Hücreler

Fetus 1998 yılında Gearhart ve ark.'nın çalışmaları sonucunda, 5-9 haftalık fetusun gonadal kıvrım ve mezenter bölgesindeki primordial germ hücrelerinin kültürü ile embriyonik germ hücreleri elde edilmiştir. Ancak, immun baskılanmış farelere enjeksiyon sonrasında teratoma oluşumu gösterilememiştir. Fetustan elde edilen kök hücrelerin araştırma veya tedavide kullanımı uygun doku gruplarına ait fetus kaynaklarının oluşturulması gibi etik açıdan ciddi sorunlar doğurabilir. Ancak, kendiliğinden düşük yapmış kişilerde bu hücreler bağışlanarak araştırma ve tedavi amacıyla kullanılabilir. Gerekli fetus kaynağının az olması nedeniyle fetus kaynaklı germ hücreleri araştırmaları eski hızını kaybetmiştir. Günümüzde çeşitli kalıtsal hastalıklar fetal karaciğer kaynaklı kök hücre nakilleri ile tedavi edilmektedir.

Embriyonik Kök Hücreler

Embriyonik kök hücreler blastokist evresindeki bir embriyonun iç hücre kitlesinden elde edilirler. Embriyonik kök hücrelerin 1998 yılında Thomson ve arkadaşları tarafından üretilebilmesiyle birlikte embriyonik kök hücre konusunda bir çığır açılmıştır. Günümüzde, insan embriyolarındaki çalışmalar in-vitro fertilizasyon kliniklerinde artan ve bağışlanan embriyolarda yürütülmektedir. Embriyo potansiyel bir canlı olarak kabul edilebildiğinden bu hücrelerin araştırmada veya tedavide kullanımı ile ilgili etik sorunlar ortaya çıkmıştır. Bazı ülkelerde araştırma için kullanılmaları yasaklanmıştır. Embriyonik kök hücreler pluripotent hücrelerdir; vücutta yaklaşık 200 hücre tipine dönüşebilirler.

2.09.2008

ANATOMİ


Anatomi, Yunanca'da "çıkarmak" anlamına gelen "ana" ve "kesmek" anlamına gelen "tome"den türetilmiş bir kelimedir.Canlıların yapısı ve düzeni ile ilgilenen bilim dalıdır.Hayvanlarla ilgilenen hayvan anatomisi (zootomy) ve bitkilerle ilgilenen bitki anatomisi (phytonomy) olarak iki alt daldan oluşur.Temel tıp bilimlerinden biri olan insan anatomisi ise insan vücudundaki organların tanımlanması, büyüklük, biçim gibi özelliklerinin ortaya konması, birbirleriyle olan ilişkilerinin belirlenmesi ve bunların hekimliğe uygulanmasıyla ilgili bilimsel uğraş alanıdır.Anatomi vücut yapılarını ele alış biçimlerine göre çeşitli adlar alabilmektedir:
Anatominin alt bölümleri
Topografik anatomi: Vücut yapılarını bölge bölge inceleyen anatominin alt dalıdır.


Sistematik anatomi: Vücut yapılarını organların biraraya gelmesiyle oluşan organ sistemleri düzeyinde ele alan anatomi dalı.
Karşılaştırmalı anatomi: İnsan ile başka canlıların vücut yapılarındaki benzer ve farklı tarafları karşılaştırmalı olarak ele alan ve bunu insan anatomisinin daha iyi anlaşılmasında kullanan anatomi dalı.
Klinik anatomi: Vücut yapılarının hastalıklara tanı koyma aşamasındaki rollerini ortaya koyan alt uğraş alanıdır.
Nöroanatomi: Sinir sistemi anatomisi ile ilgili dalıdır.
Gelişimsel anatomi: Embriyoloji zigot oluşumunu, büyümesini ve gelişimini inceleyen bilim dalı. Gelişim biyolojisinin bir alt dalıdır.
17. ve 18. yüzyıllarda betimleyici ve karşılaştırmalı çalışmalara dayan embriyoloji, 19. yüzyılın sonlarına doğru bilim adamlarının, vücuttaki organ ve dokuların kendilerine özgü biçim ve işlevleri nasıl kazandıklarını belirlemeye yönelik çözümleyici ya da deneysel yaklaşımlarıyla yeni bir boyut kazandı.
Embriyolojide çözümleyici çalışmaların önemini ilk kavrayanlardan biri olan Alman anatomi bilgini Wilhelm Roux (1850-1924) deneysel embriyolojini öncüsü ve en seçkin temsilcisidir; Roux'un 1855'ten başlayarak kurbağa yumurtaları üzerinde yaptığı öncü çalışmalar bu alanda kendisinden sonraki araştırmalara büyük bir ivme kazandırmıştır. Embriyondan gelişmenin hızını ve yönünü belirleyen etkenleri araştırarak 1935 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü'nü alan Alman bilim adamı Hans Speemann da embriyolojini gelişmesine yön verenlerden biridir.
Omurgalı canlıların değişik formları incelendiğinde, hepsinin embriyojik gelişiminin ilk evrelerinde solungaç yarığı görülecektir. Kara omurgalılarında bu solungaç yarığı gelişimin ileri evrelerinde kaybolur.
Mikroskobik anatomi: Histoloji Doku bilimi (İngilizce Histology, histoloji), bitki ve hayvan dokularının bileşimini ve yapısını özelleşmiş işlevleriyle bağlantılı olarak inceleyen bilim dalı.Doku biliminin temel amacı dokuların hücre ve hücreler arası maddelerden organlara dek tüm yapı aşamalardaki düzenini saptamaktır.Mikroskobik anatomi olarak da tanımlanabilir.Doku alımı cerrahi,biyopsi veya otopsi(veya nekropsi,hayvansal dokular için) yollarıyla gerçekleştirilir.
Patolojik anatomi (anatomopatoloji): Hastalıklı organları inceler...
Anatominin inceleme alanına giren vücut yapıları

KABURGA DOLMASI


Malzemeler : iç pilav malzemeleri :1 su bardağı pirinç2 yemek kaşığı tereyağı1 çay bardağı rendelenmiş badem1 demet maydanoz (ince kıyılmış)1 su bardağı su 2 çay kaşığı kırmızı pulbiber1 yemek kaşığı karareyhan½ çay kaşığı karabiber1 çay kaşığı tuzkaburga malzemeleri:1,5 kg kaburga eti ½ yemek kaşığı biber salçası1 yemek kaşığı tereyağı1 çay kaşığı karabiber3 su bardağı suYapılışı :iç pilavın hazırlanışı:Pirinç ile bademi tereyağında kavurun. Kavrulmuş pirinç-badem karışımının yarısını bir kenara ayırın. Diğer yarısına suyu ilave ederek haşlayın.

SOSLU SAÇ KAVURMA


Malzemeler: (2 kişilik)250 gram yağsız kuşbaşı dana etiyarım çay bardağı sıvıyağ1 çorba kaşığı biber salçası1 çay bardağı sıcak su1 çay kaşığı tuz, kekikyarım çay kaşığı karabiber2 diş sarımsak1 adet soğan, 4 adet sivribiberHazırlanışı: Kuşbaşı eti tuzlu-sıvıyağda 2-3 saat dinlendirin. Sacı iyice kızdırın. Etleri içine alarak 10 dakika pişirin. Biber salçasını sıcak suyla açarak tuz, kekik ve karabiberi ilave edin. Biber salçalı karışımı ve sarımsakları ete ekleyerek 5 dakika pişirin. Halka doğradığınız soğan ve sivri biberleri ilave ederek karıştırmaya devam edin. Tüm malzemeyi 5-6 dakika daha pişirerek, sıcak olarak servis yapın.

Ağaçların gizemli dünyası


Toprağı sarmalayan köklerinden, havayı temizleyen yapraklarına...
Ağaçlar; hani şu ansiklopedilerde kısaca,“ gelişimini her yıl yenileyen, çok yıllık odunsu bitki ” diye nitelenen yani her sene gençlikten yaşlılığa doğru zamanı hızla tüketerek yaşayan ve sonra yine başa dönen, tabiat ananın harika çocukları. Yeşilin her tonunu kuşanarak, cennetten güzellikleri yerkürenin tamamına yansıtan; türlü nankörlüklere rağmen bıkmadan usanmadan toprağı besleyip, havayı temizleyen bitkiler dünyasının dev örnekleri.
Onların da ayrı bir dünyası var tabii ki, doğanın acımasız kanunlarıyla kuşatılan. Bir çok ağaç türü için, insan ömrünün çok daha uzununa sahip olan hayatlarını geçirip yaşlanırken, kim bilir ne romanlar yazılır o ilginç anılarıyla ama şikayet etmeyi hiç beceremediklerinden olsa gerek ki, kimsecikler açıp da okumayı akıl edemiyor, onların o gizli anı defterlerini.
Yeryüzünün oluşumu sürecinde ilk ortaya çıkan basit örneklerin, yani çiçeksiz ve tohumsuz bitkilerin ardından, gerçek bitkilerin ve ağaç topluluklarının türeyişi, günümüzden 300-350 milyon yıl kadar önceki döneme denk gelmekte.

Doğa ve insan

Doğa

Ahmet Nedim NAZLICAN'ın doğayı anlatan bu yazısını siz doğa severlerle paylaşmak istedim. Umarım hepimiz doğanın bu güzeliklerinin farkında olup, doğayı katletmek yerine gelecek nesillere daha yaşanılır bir doğa, çevre bırakmak adına çaba gösteririz.

Dağların zirvelerini süsleyen kar, yamaçlarını kaplayan yemyeşil ağaç örtüsüdür doğa. Uçurum kenarlarında zıplayan yaban keçisi, bal üretmek için didinen işçi arıdır. Denizin köpüklü dalgalarıdır, su altında bale yapan deniz canlılarıdır; balıklar, mercanlar, yosunlar ve deniz kabuklularıdır. Havada uçan kuş, meleyip duran kuzu, ağaç gövdelerine ritimli vuruşlar yapan ağaçkakan, ceylan peşinde koşturan aç kaplandır; yanardağlardan kusulan öfkeli lavlar, bulutlardan boşanan yağmur ve çatıları uçuran acımasız tayfunlardır doğa. Doğa güzelliktir, estetiktir, cennetten renklerdir gözlere sunulan.

Doğanın en vahşi hayvanı insan

Aşağıdaki araştırma biz insanların nekadar vahşi, doğaya ve diğer canlılara nekadar zarar verdiğimizi gözler önüne seriyor. 

En vahşi hayvan insan çıktı


Doğanın en vahşi hayvanı insan, hırslarının ve aç gözlüğünün sınırları yoktur. Yüzlerce, binlerce kuş, memeliler, balık, kıyı canlıları ve ağaç türlerini yok edende bu insanda bitmek tükenmek    bilmeyen hırs değil mi?

BM şemsiyesinde yürütülen bir çalışma, insanoğlunun yeryüzündeki biyo-çeşitliliğe bıraktığı zararın muhasebesini çıkardı. Rapora göre balık türlerinin yüzde 90’ı son 100 yılda yok oldu. Kanada’nın önde gelen araştırma kurumlarından McGill Üniversitesi’nde yapılan bir konferansta açıklanan bir rapor teknolojik gelişmenin ekosistemi ve buna bağımlı yaşayan yerli topluluklara zarar verdiğinin altını çiziyor.



BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİN İŞLEYİŞİ

Canlı vücudu oldukça farklı moleküllerden,hücrelerden ve dokulardan oluşan birçok savunma sistemi tarafından korunmaktadır. Canlıların bağışıklık sistemlerini uyaran ve canlı için kendinden-olmayan tüm moleküllere "antijen" veya "immunojen" denir. Canlı koruyucu elemanlarıyla öncelikle yapısına yabancı olan "antijen"lerin vücuda girmesini engeller. Bu koruma, tabaka tabaka arttırılmış bir sistemdir, üyeleri; yüzey engelleri, doğuştan gelen ve edinilmiş bağışıklık sistemidir. İlk engel olan deri, solunum ve sindirim sistemi gibi yüzey bariyerlerini herhangi bir antijen aşabilir ve canlıyla dahil olursa, ikinci savunma sistemi hemen harekete geçer.Yüzey bariyerlerini aşan bir madde karşısında, doğuştan gelen sistemin elemanlarından kemik iliği, timus, lenf bezleri ve dalak gibi özelleşmiş merkezlerde yer alan fagositler, makrofajlar, lenfositler gibi savunma hücreleri ve molekülleri devreye girerler.

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ


Bağışıklık sistemi, bir canlıdaki hastalıklara karşı koruma yapan, patojenleri ve tümör hücrelerini tanıyıp onları yok eden işleyişlerin toplamıdır. Sistem, canlı vücudunda geniş bir çeşitlilikte, virüslerden parazitik solucanlara, vücuda giren veya temasta bulunan her yabancı maddeye kadar arama yapar ve onları canlının sağlıklı vücut hücrelerinden ve dokularından ayırt eder. Bağışıklık sistemi, çok benzer özellikteki maddeleri bile birbirinden ayırabilir, örneğin; bir amino asidi farklı olan proteinleri bile birbirinden ayırabilecek özelliğe sahiptir. Bu ayrım, patojenlerin konak canlıdaki savunma sistemine rağmen enfeksiyon yapmaları için yeni yollar bulmalarına, bazı uyumlar sağlamalarına neden olacak kadar karmaşıktır. Bu mücadelede hayatta kalmak için patojenleri tanıyan ve onları etkisizleştiren bazı mekanizmalar gelişmiştir. Doğadaki tüm canlılar kendilerinden olmayan doku, hücre ve moleküllere karşı savunma sistemlerine sahiptirler. Hatta bakteriler gibi basit tek hücreli canlılarda da onları viral enfeksiyonlara karşı koruyan enzim sistemleri bulunur. Yüksek canlılardaysa çok daha karmaşık bir bağışıklık sistemi vardır.